Eskiden bir ayaklanma başlatmak için insanların meydanlara inmesi, sokaklara dökülmesi gerekirdi. Şimdi ise devrimler, protestolar ve kitlesel hareketler bir telefon ekranının arkasından yönetiliyor. Sosyal medya, sadece bir iletişim aracı olmaktan çıktı; artık toplumsal olayların başrol oyuncusu.
Arap Baharı’nı hatırlayın. 2010’da Tunus’ta başlayan bu hareket, Facebook ve Twitter üzerinden hızla yayıldı. Sokaklardaki ses, anında milyonlara ulaştı. İnsanlar örgütlendi, baskıcı rejimlere karşı bir ses oldular. Gezi Parkı olayları da benzer şekilde sosyal medya üzerinden büyüdü. Anlık paylaşımlar, sokaktaki insanların sayısını artırdı, kamuoyu oluşturdu. ABD’deki Black Lives Matter hareketi de sosyal medyanın gücünü gözler önüne serdi. Bir video, milyonları sokağa dökebildi.
Peki, sosyal medya gerçekten halkın sesi mi, yoksa kitleleri yönlendirmek için bir araç mı? Bunun cevabı, kullanım şekline göre değişiyor. Bir yandan özgürlükçü hareketleri destekleyen bir alan sunarken, diğer yandan dezenformasyonun en büyük kaynağı hâline gelebiliyor. Sahte haberler, manipülatif içerikler, bot hesaplarla yayılan yalan bilgiler, toplumsal olayların seyrini değiştirebiliyor. Gerçek ile kurgu arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.
Ancak ne olursa olsun, sosyal medya artık inkâr edilemez bir güç. Bugün bir hashtag, bir ülkenin gündemini değiştirebiliyor. Bir video, milyonları harekete geçirebiliyor. Dijital meydanlar, artık fiziksel meydanlardan daha güçlü.
Önemli olan, bu gücün nasıl kullanıldığı. Bilinçli bir toplum, sosyal medyanın sunduğu imkânları demokratikleşme ve değişim için kullanabilir. Ama aksi durumda, kontrolsüz bir bilgi akışı kaosu besleyebilir. Şimdi asıl soru şu: Biz sosyal medyayı mı yönetiyoruz, yoksa sosyal medya mı bizi?
Cevap sizin ekranınızın hemen arkasında…