Ulakçı Haber

EN UZUN GECE

EN UZUN GECE
Tuba Gürdal
Tuba Gürdal( [email protected] )
05 Temmuz 2020 - 17:31

Evimden kovulalı iki gün olmuştu. Gidecek yerim yoktu, aslında vardı ama yoktu işte. Sokakta kalmamak için, o evlerden birine gittim. Bedenim o evdeydi. Aklımın nerede olduğunun bir önemi yoktu zira nerede olduğunu ben de bilmiyordum. Gerçi hala sahibi miydim onu da bilmiyordum. Aklım aklıma geldiğinde, nedense bir türlü başıma gelmiyordu. Aklım yolunu şaşırmıştı.

Doğduğum yere gitmeliydim. En güvende hissettiğim yere.

2. günün akşamüstü kaldığım evden çıktım. Tek hatırladığım kırmızı lambri kaplı asansördü.

Caddeye çıktım. Aylardan Mart olduğu için hava serindi. İki gün kaldığım evde beni merak eden var mı diye merak ettim. Fazla merak iyi değildir diye düşünürken, yukarı pencereye baktım. Oh iyi (!) merak eden de yoktu. Hiç üzülmedim (!). Zira bu bir üzüntü olamazdı. Olsa olsa, benim ve onlar için ancak bir rahatlamaydı. Hayata, daha önceki tecrübe ve alışkanlıklarımı hatırlayarak devam ettiğim için bir taksi çevirip, usulca bindim. Şöför bey, ‘Nereye gideceğiz?’ dediğinde, ‘Memlekete.’ dedim ‘Anneme’.

Böylece En Uzun Gece başlamıştı. Taksi, tanıdık, tanımadık yerlerden geçiyordu. Gidilen yolun bir önemi yoktu ki, çünkü gidilecek yer çoktan belliydi. Kendimi yukarıdan seyrediyordum. Sadece boş boş sokak lambalarına bakıyordum. Lambanın yanından geçtikten sonra, sarı ışığı beni takip ediyordu. Kaldığım evdekiler ne yapıyordu acaba? ‘İyi ki az kaldım.’ dedim. Çünkü ruhum, oradan da kovulduğumu biliyordu. ‘Geldik hanımefendi.’ dedi şöför bey. Taksimetreye baktım. Nasıl sevindim anlatamam. En azından bunu akıl edebilmişti aklım. Borcumu ödedim. Taksiden inerek otogarın kapısına doğru yürüdüm. Benim şehrime giden otobüslerin gişesi oradaydı. Aklım dışında her şey olması gereken yerindeydi. Aklımı aramadım. ‘Ben niye arayacağım? Kendi gelsin.’ dedim, zira başıma ne geldiyse aklımın başımda olmasından gelmemiş miydi zaten? İsterse, O da gelmeyebilirdi.

Gişeye yanaştım. Bir bilet istedim. 4 numara şöför arkası. Çok sevindim, çünkü otobüslerde en sevdiğim yer ve uğurlu sayımdı. ‘Talihim yaver gidiyor.’ dedim.

Otobüsüm perondaydı. O da olması gereken yerindeydi. Ön camda şehrimin ismi yazıyordu. Muavin valizimi bagaja koyarken, nerede ineceğimi sordu. ‘Son durakta.’ dedim. Yürüdüm. Her şeyimi arkamda bıraktığımı biliyordum. Kalbim düğümlendi. Kalp düğümlenmesi, ‘Boğazımda bir şeyler düğümleniyor’a.’ hiç benzemiyordu. Aklım, med cezir misali bir geldi, bir gitti.

Gece ve karanlık tam da bendi.Şehrin ışıkları çok uzaktaydı artık. Kovulduğum evim oralarda bir yerlerdeydi. Gözyaşlarım titrek, ha düştü ha düşecek ama onlar bile beni üzmemek için akarken sakindiler. O kadar çoktular ki artık şehri göremiyordum. Telefonum çaldı. Açtım. Tanıdığım ses. Halam, canım halam, ‘İyi ol, çok iyi ol lütfen.’ dedi. Bir de tarif verdi. Gözümü kapatıp, ıssız bucaksız kırları düşünecektim. ‘Tamam.’ dedim ‘Düşüneceğim.’. Kapattık. Gücüm yoktu. Sahi geceler hep böyle uzun muydu? Sorunun cevabını düşünebilirdim aslında ama aklım olamadığı için, bir fikrim de yoktu.

Saate baktım. 20:45’i gösteriyordu. Ben, halen beni evimden kovan ……’ın ( burası için uygun bir isim ya da sıfat bulamadım) gelip, beni geriye götüreceğini düşünüyordum. Yuvam yıkılmasın düşüncesi tüm aşağılanmalarımın önüne geçiyordu. Ne acı! Oysa ki olmayan bir şey zaten yıkılamazdı da. Telefonum yine çaldı. Ekranda onun ismini gördüm. İnanamadım. Coştum, sevindim, ümit doldum. ‘Neredesin çabuk söyle?’ dedi. Peron numarasını söyleyene kadar gelmişti. Sarıldık, sımsıkı sarıldık. Uzun uzun baktık birbirimize. Bagajdan valizi alırken kalbimde bir düğüm daha oldu. İçim yandı. Bu sadece bir hayaldi. Sadece ‘Gidiyor musun?’ diye sordu, ‘Söyleseydin, seni ben bırakırdım.’

En Uzun Gecenin ve hayatımın geri kalanındaki U dönüşü gerçekleşmiş ve ben muazzam bir bilinmeyene adım atmıştım.

Yerime oturdum. Başımı cama dayamadım. Öylece oturdum. Gözlerimi kapatmadım. Acılarımı yaşamalıydım, belki de ölmeliydim.

Camide musalla taşında yatarken, yukarıdan kalabalığa bakıp, ‘Ohhhh, iyi oldu. Ağlayın, dövünün, 55 yıl ben hepinize sevgimle geldim. Kalbimle geldim. Beynimle geldim. Aklımla geldim. Beni sevin diye yalvardım. Yaranmak için çalıştım ama olmadı. Beni, benden başka hiç kimse sevmedi. Hadi ağlayın, bağırın. İnanır mıyım sanıyorsunuz? Her zamanki gibi bir an önce benden kurtulmak için Fatiha’yı bir saniyede okuyarak, beni, geldiğim yere, toprağa göndermek için yarışır, sonunda hocayla baş başa bırakırsınız.’ Ve ben de şöyle devam ederim; ‘ Tamam hoca tamam. Görevin bitti. Öldüm, hadi sen de git.’

4 numarada sadece tekerleklerin hızla kayarak gittiği asfalta baktım. Etraftaki tek tük sarı ölgün ışıklı benzin istasyonlarını geçerken, geride neler kaldı diye düşünemiyordum artık. Çünkü aklım yoktu. Uyuyamadım da. Hep gittim, hep gittim. Tek emin olduğum şuydu; beni kovan artık gelmeyecekti. Ama hayal etmeden de duramıyordum. Şimdi telefon çalacak ve ‘İlk mola yerinde in ve bir kafede beni bekle.’ diyecekti. Ne komik!

Her şeyin, yaşamın bile, bir gün er geç bitmeye mahkum olduğunu, o gece anladım. Sanki daha önce bilmiyordum.

O gece bitti. Sabah oldu ama, seneler bu varsayımla geçerken, aynı paralelde de binlerce mola yeri geçti hayatımdan. Keşke, benim de, ‘En Uzun Gecem’ 21 Aralık olsa diye düşünürken, gözkapaklarım kapanmaya başlamıştı. En son duyduğum ses, ‘Evladım hadi biraz uyumaya çalış. Gözlerin kan çanağı…..’

Yazarın kelamı : Benim hikayem değil. Bir Can’ımın hikayesi. O anlattı, ben yazdım,
Demem o ki, ‘Herkesin bir ‘En Uzun Gecesi’ vardır ve o, hiç bir zaman 21 Aralık değildir.

Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.